ZAMAN SÜREKSİZDİR

M.Ö. 490-430 yılları arasında yaşamış olan Elea’lı Zenon ilginç çelişkileri gözler önüne sermekle meşhurdu. Bu çelişkilerden biri de hareketin olmadığı iddiasıdır. Zenon şöyle bir mantık yürütmüştür:

Hareket halinde A dan B’ye doğru giden bir ok düşünün. Ok herhangi bir anda A ile B arasında bir noktada bulunmaktadır. Bu noktada ok sabit durduğuna göre hareket etmiyordur. Fakat hareketsiz olarak görüldüğü bu nokta A ile B arasındaki herhangi bir nokta olabilir. Şu halde ok tüm yol boyunca hareketsiz durmaktadır. Buradan da hareketin olmadığı sonucuna varılabilir.

Şimdi, bu şekilde bir mantık yürütme bize saçma ve hatalı görülebilir. Zira okun A dan B’ye hareket ettiğini biliyoruz. Ancak ok bu hareketini sürekli bir şekilde mi gerçekleştiriyor, yoksa süreksiz bir şekilde mi? Klasik bilimsel görüş sürekliliği savunur ve okun sürekli bir şekilde A noktasından B noktasına ulaştığını iddia eder. Bu iddianın dayandığı varsayım ise uzay ve zamanın sürekli olduğudur. Acaba gerçekten uzay ve zaman sürekli midir?

Sürekliliği tanımlarken aradaki farkın limitte sıfıra gittiğini kabul ederiz. Yani bir çizgi üzerindeki iki nokta sonsuz derecede yakın olmaları gerekir. Sonsuz yakınlık ise sıfır değişim demek olduğundan, “limit halde hareket yoktur” da pekala denebilir. Bu sonucun bir başka ifadesi, süreklilik bizim yaratmış olduğumuz bir varsayımdır. Zira klasik Newton fiziğinde uzay sonsuza uzanan bir arka plan olarak varsayılmakta ve nesneler bu arka plan içinde belli noktalarda yer kaplayıp hareket eden varlıklar olarak belirtilmektedirler. Zaman da hakeza nesnelerden bağımsız ölçülebilen bir büyüklük olmaktadır. Einstein’ın görelilik kuramında da zaman ve mekan sürekli ve ölçülebilen değişkenlerdir.

Oysa ki Kuantum kuramında durum tamamen farklıdır. Zaman ölçülebilen bir değişken değildir. Olaylara bir film seyreder gibi sürekli bakmaz, o filmin kare fotoğraflarına ayrı ayrı bakar. Her olay bir an içinde yakalanmış bir fotoğraftır. İki an arasında da sürekli bir ilişki olması gerekmez. Dolayısıyla bu kurama göre zaman tek yönlü geçmişten geleceğe doğru akması gerekmez. Kuantum kuramına göre zaman tersinirdir. Yani bir olayın filmini ters oynatacak olsak dahi bize imkansız bir olay gibi görünmez.

Örneğin, gündelik hayatta bir yumurta yere düşüp kırıldığında parçaları etrafa yayılıp kalır. Bu olayın filmini çekip tersten oynattığımızda yerdeki parçaların bir araya geldiklerini ve bir yumurta oluşturup yukarı doğru yükseldiklerini görürüz. Bu duruma gündelik hayatta rastlanmayışının nedeni zamanın tek yönlü akışıdır. Bu bakımdan bizim boyutumuzda zaman tersinir değildir sonucuna varıyoruz.

Ancak yaşam olayını incelediğimizde film adeta tersinden seyredilmektedir. Hücrenin içindeki çekirdekte bulunan ufacık DNA ve RNA moleküllerinden yeni hücreler oluştuğunu ve gittikçe bu hücrelerin bir araya gelmesiyle önce dokuların sonra da canlı varlığın ortaya çıktığını görüyoruz. Bu olay, yerdeki dağılmış yumurta parçalarının birleşip yeniden bir yumurta oluşturmalarına benziyor. Yani, yaşam oluşması için zaman adeta tersine hareket ediyor.

Canlı varlığın oluşması için zamanın tersine akması ne anlama gelir? Öncelikle canlı varlığın çevresine göre daha organize, düzenli bir yapı oluşturduğunu görmekteyiz. Bu da Entropinin azalması anlamına gelir. Zira Entropi düzensizliğin ölçüsüdür (Bkz. “Bilgi Yokolmuyor” başlıklı yazı, “X” Dergisi Kasım 2004). Entropinin azalması ile bilginin artması aynı anlamı taşıdığına göre canlı varlıkta bilgi artışı olmaktadır. Entropiyi azaltan ve bilgiyi arttıran varlık bizim ölçemediğimiz ışıktan hızlı hareket eden (Takiyon adını verdiğimiz) parçacıklar oldukları kanısındayım. Zira, ışıktan hızlı hareket eden parçacıklar zamanda da ters yönde (gelecekten geçmişe doğru) hareket ederler.

Şu halde ‘şimdiki an’ içinde yaşayan biz insanlar için zaman, hem geçmişten hem de gelecekten etkilenen bir yapıya sahiptir. Sadece tek yönlü akan bir zaman kavramı, bizim için sadece pratik önemi olan bir yaklaşımdan ibarettir. Gerçekte zaman süreksiz anlardan oluşmaktadır. Her an kendi içinde bir bütündür ve bir an ile diğer an arasında sürekli bir ilişkinin bulunması zorunlu değildir. An adını verdiğimiz zaman süresi son derece kısa, adeta sıfıra yakın olmakla birlikte tamamen sıfır da değildir. Bu çok kısa süre Kuantum kuramındaki Planck sabiti ile orantılı olup Planck zamanı olarak tanımlanmıştır. Tüm evren bu Planck süreleri arasında bir var olmakta, bir yok olmaktadır.

Bu durumda madde nasıl oluyor da yok olmadan önceki şeklini hatırlıyor? Sorusunun yanıtını “şimdiki anın hem geçmişi hem de geleceği barındırmakta olduğu”.ifadesinde buluyoruz. Zaman ve mekan süreksiz ama birbirlerinden habersiz değiller. Bu haberleşme yerel etkilerle olmuyor. Yani sürekli bir etki-tepki durumu yerine anında ve ışıktan hızlı bir ‘nakille’ haberleşme sağlanıyor. Nakille sözünü tırnak içinde ifade ettim zira buna ‘hareket’ demek istemedim. Sadece bilgi nakli söz konusu. Bu bilgi nakli ile düşünce enerjisi yakından alakalı kavramlar. Bilgi naklini sağlayan düşünce enerjisidir ve düşünce enerjisini harekete geçiren de istektir, denilebilir. Enerji kaybolmayıp korunduğuna göre bilgi de korunuyor.

Enerjinin küçük ve sonlu paketler halinde aktarıldığı deneysel olarak kanıtlanmıştır. Bu durumu sağlayan da gene zamanın ve mekanın küçük sonlu süreler/aralıklar halinde artmasıdır. An dediğimiz bu kısa sürede hareket yoktur denilebilir. Böylece Zenon çelişkisi bir çelişki değil, günümüzün modern bilimine ters düşmeyen bir ileri görüşlülük olmaktadır.

Eskiden bilginin korunması büyük çapta sözlü destanlarla, masallarla ve kutsal ayinlerle olmaktaydı. Yazılı belgelerin yaygınlaşması ile birlikte bilginin korunması çok daha kolay hale geldi. Ama, bilgi kitaplara taşındı ve insanın kendi öz varlığının bilgisi olmaktan çıktı. Kitabi bilgi sayesinde teknolojik ilerlemede büyük bir sıçrama yaşandı. Günümüzde bilgisayarlar sayesinde bilgi büyük bir hızla hem birikiyor, hem de yayılıyor ama gittikçe de bizden uzaklaşıyor. Bu hızlı yayılmayı dikkatle izlemekte yarar var. İnsanlar artan bilgi karşısında katılımcı değil sadece gözlemci durumuna geçiyorlar. Daha da önemlisi, insanlar bilgiyi içlerine katmadıkları için kendi öz değerlerini ve kültürlerini korumayı da başaramıyorlar. Bir yanda küreselleşmenin getirdiği ortak değerler, diğer yanda aile ve toplumdan kaynaklanan farklı ve özel değerler insanları bir çeşit bölünmüş bir ruhsal yapı içine sürüklüyor. Sonuçta umursamaz, gözlemci ve sığ değerlerle donanmış bir toplum ortaya çıkıyor.

Bu durum karşısında takınılması gereken doğru tutum nedir? Mademki düşünce enerjisini harekete geçiren istektir, o zaman isteklerimizin ne olduklarını ve nereye etki ettiklerini bilmekte yarar var sanırım. İstekleri sadece maddi çıkarımız doğrultusunda yönlendirdiğimiz sürece yeni isteklerin ortaya çıkmasına engel olmayız. Bu durum hiç bitmeyen biteviye birbirini besleyen istekler zincirini yaratmaktan öteye gitmez. Bu zinciri kırabilmek öyle sanıldığı kadar da kolay olmuyor. Tutkularımız ve sorumluluklarımız bu istek zincirini sürekli besliyor.

İstek zincirini günümüzün yaşantısı içinde tümüyle kırmak mümkün görünmese de istekleri daha geniş bir çerçeveye yaymak pekala mümkün olabilir. Bir diğer ifade ile, isteklerimizi hem kendi yararımıza (hayrımıza) hem de bütünün yararına yönlendirmeye gayret etmeliyiz. Özellikle bilgiye bir gözlemci olarak değil, bir katılımcı olarak yaklaşmak ve onu gündelik hayatımızın bir parçası haline getirmek gerektiği kanısındayım.

Unutulmaması gereken şey; her anın bir fotoğraf gibi kendi başına bir değer taşıdığı ve bu fotoğrafta daima kendimizin de bulunduğudur.

PAYLAŞ

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER