Yakın Temas

YAKIN TEMAS- ANDROMEDA TEMASLARI (1)

ANDROMEDA Takımyıldızı’yla Temas

Değerli okurlarımız; bu satırlarla birlikte, yeni bir dizi temas bilgisini sizlerle paylaşmaya başlıyoruz:
Uzay araçlarıyla Dünya’mızı ziyaret eden varlık gruplarından biri 1972 yılı’nda bir üniversite profesörü, immünoloji araştırmacısı ve Meksika Atom Enerjisi Komisyonu’nun önde gelen üyesi olan Meksikalı bilim adamı Dr. R.N. Hernandez’le temas kurdular. Temasçı, genç bir kadın görünümündeydi, kadın, Andromeda Takım yıldızı’ndaki INXTRIA gezegeninden geldiğini söylüyordu. Bu varlık, profesörle çok önemli bilimsel ve sosyolojik sorunları tartıştı ve ona son derece önemli bilgiler verdi, profesörü uzay gemisine götürerek Dünya’mızla ilgili çok ilginç şeyler gösterdi. Profesör, kendisini sabırla ve metodik olarak DD bilimler konusunda eğiten bu kadını zaman içinde çok iyi tanıdı. Kadın, profesörü bir kaç kez, gemisiyle başka dünya dışı varlıkların da katıldığı yolculuklara götürdü. Ona, kendimize ve gezegenimize neler yaptığımızı gösterdi. Eğer kısa zaman zarfında kontrol altına alamazsak, bu yaptıklarımızla insane, neslinin evrimini, hatta insanoğlunun kendisini yok etmek üzereydi.
Bu özet yazı dizisi niteliğindeki bilgiler, başlangıcından profesörün ortadan “kaybolduğu” 1984 yılına dek yapılan temasları içermektedir. Bu özet bilgiler, yüzlerce sayfa günlük notlardan, stereo ile kaydedilmiş konuşmalardan, temaslaran oluşmaktadır.

Bu bilgilerin kaynağı olan LYA adlı varlığı, profesörün kendi betimlemelerinden aktaralım:

“Dünya dışından gelen, güzel, zeki ve soylu bir kadın olan LYA; yaşamıma hiç beklemediğim bir zamanda karıştı. LYA yaşamıma öylesine ansızın girdi ki, onun varlığını ve öğretilerini açıklamaya başlayabilmem için aradan birkaç yıl geçmesi gerekti. LYA’yı ilk gördüğüm zaman,, doğrusu çok etkilenmiş olduğumu söylemeden edemeyeceğim: Hafif doğulu özellikleri taşıyan, beyaz tenli, ince yapılı ,hemen hemen 30 yaşlarında gözüken bir kadındı. Daha sonraki görüşmelerimizden birinde asıl yaşının (dünya zamanıyla) 900 olduğunu söyleyen LYA’nın üzerinde o ilk görüşmemizde plastikle kaplanmış hissi veren bir kumaştan yapılmış siyah bir bluz ve pantolon vardı. Bir an için gözlerimiz karşılaştığında, bedenimden bir titreme geçtiğini hissettim. Genç kadının, çekici olduğu kadar, gizemli görüntüsü gözümün önünden gitmiyordu. Yeniden ona doğru baktığımda, yerinde olmadığını hayretle gördüm…”

Prof.Hernandez’in LYA ile ilk birkaç karşılaşmasında onun hakkında edindiği izlenimlerini sizlere bu şekilde aktardıktan sonra, ilk görüşmelerindeki konuşmalarına da yer yer kulak verelim: (Karşılıklı, selamlaşma ifadelerinden sonra…)
LYA(L): Profesör, ben buraya sizi aramaya geldim ve amacım sizi bulmak olduğu için, sizinle karşılaşmaya çalıştım.
Prof.(P): Beni mi görmeye geldiniz?
L: evet, öyle. Adım LYA. Görevim; gerek dünya, gerekse evrenin başka yerlerindeki akıllı canlıları, bu canlıların gezegenleriyle ilişkilerini, oralara uymululuk dercelerini ve tekamülleri sırasında geçirdikleri biyolojik ve sosyal aşamaları incelemektir. Dünyadan binlerce ışık yılı uzakta bulunan başka bir gezegenden geliyorum ve bir araştırma grubuna dahilim.
P: İnanamıyorum buna! Gördüğüm kadarıyla, İspanyolca’yı böylesine kusursuzca konuşabiliyorsunuz.
L: Bizim dünyamızda bir dili öğrenmek çok az zaman alır. Kendimizi bilgiye adarız. Çok kısa bir sürede bir gezegeni her yönüyle tanıyabiliriz. Dünyanızı ve dünyalıları tanımayı olabildiğince gizlilik içinde sürdürmeye çalışıyoruz; çünkü, Dünyada bulunuşumuz birçoklarını korkutuyor, hatta dehşete düşürüyor. Onlar bize; kutsal / göksel varlıklar gözüyle bakıyorlar. Oysaki biz, bazı farklılıklar dışında tıpkı sizler gibiyiz. Yaşamı severiz ama akıllı varlıkların yanlış yollardan gitmesini, hepimize ait olan evrene karşı yanlış kabul ediyoruz. Bizim işimiz; gezegeninizdeki ve başka gezegenlerdeki yaşamı analiz etmek ve sizin gibi kısa ömürlü varlıkların ölüm karşısındaki davranışlarını incelemektir.
P: Bunun için mi geldiniz? Belkide sizler yeni bir dinin temsilcilerisiniz…Doğrusu, bunun kurbanı olarak seçildiğimi düşününce, pek de müteşekkir olmak gelmiyor içimden.
L: Hayır Profesör, öyle düşünmeyin: Siz nasıl, bir aşı bulmak için hücresel tepkimeleri inceliyorsanız; bizler de inceleme ve gözlem yapıyoruz. Biz, birçok ırkı zarara uğratabilecek bazı benzer faktörleri yok edebilmek amacıyla incelemeler yapıyoruz. Evrenlerin dört bir yanına dağılmış olan ırkların çoğu, antigenlerin yok edilmesini ya bilmiyorlar ya da unutmuşlar.
P: Nasıl oluyor da, ölümsüz ırklar bulunabiliyor. Örneğin, siz kaç yaşınızdasınız?
L:Yaşlılığın neden olduğu hücresel bozulma insanda sürekli bir endişe yaratıyor. Varlığının sona ereceği korkusu, bireyin ölüm korkusunun nedenidir. Evrende birçok ırk ömrünü uzatmanın yolunu bilir. Bizim dünyada bir sır olmaktan çıkan bu konu, sizler için hala bir bilinmeyendir. Oysaki uzun ömürlülük; artık bir sır olmak bir yana, evrensel bir bilgidir. Benim yaşıma gelince; kendi ırkımdan birçoklarına oranla genç sayılırım; sizin biribinizle yaklaşık 900 yaşımda olduğumu söyleyebilirim.
P: Dünyamıza yönelik incleme gözlemleri sürdüren tek ırk sizinki mi?
L: Gezegeninizi ziyaret eden tek varlık grubunun biz olmdığımızı söyleyebilirim. Bu etkinliklerde (size yönelik olarak) bulunan pek çok uygarlık var ve hepsi de dünyanızın seçkin bir yer olduğu konusunda hemfikir.

Bir defasında Prof. Hernandez, son dersinden çıkmış (evine dönmek üzere) arabasının yanına geldiği zaman içeride, sessiz sakin oturan LYA ile karşılaştı. Bu karşılaşma, profesörün (LYA’yla birlikte) dünyanın yakın çevresindeki ilk uzay yolculuğunun ilk adımıydı. Bu ilk uzay uçuşu için LYA’nın profesörü ikna etmesi kolay olmadı. Gittikçe koyulaşan akşamın karanlığı içinde (ve LYA’nın yönlendirmesi doğrultusunda) ana yoldan yan yollara, oradan da açık arazinin gözden ırak bir köşesine doğru yöneldiler. Arabayı uygun bir yere çekipte, 5-10 adım daha zifir karanlıkta ilerledikten sonra, hemen karşılarında beliren, yaklaşık 3 metre çapında yuvarlak bir objenin önünde durdular. LYA cebinden küçük bir sigara kutusu büyüklüğünde metal bir alet çıkardı ve bu aletin üzerindeki bir butona bastığı zaman, karşılarında sessiz sakin duran yuvarlak objenin altından küçük bir merdiven aşağı doğru uzanmaya başladı. Sadece iki kişi taşıyabilecek küçük bir uzay aracıydı bu. Bu araçla LYA ve profesör dünya atmosferinin üst tabakalarına doğru yükselirlerken, profesörün giderek küçülen dünyayı şaşkın bakışlarla izleyişi sırasında, LYA anlatması gerekenleri seslendirmeye başlamıştı bile:

LYA: Işık kırıcıyı iyice ayarlayarak atmosferin şu taraflarına bakın; orada pembe renkli bir hale göreceksiniz: Genişleyen bir kuşak gibidir orası. Önce leylak rengi ve sonra kırmızı geliyor, sonra da mavi. Kırıcı cihaz kuşağı oluşturan kimyasal bileşim maddelerinin analizini yapıyor. Şu küçük mavi butona basarsanız, kuşakta bulunan elementleri görebilir; hatta ince ayar ile, atomların sesini bile duyabiliriz. Atomların birbirini sıyırırken çıkardıkları sestir bu. Ne denli hafif olursa olsun, alıcı tarafından işitilebilir. Bir atomun, ötekisi ile sürtünmesi, ufacık bir patlama oluşturur.
P: Niye oluyor bu?
L: Son yıllarda Dünya atmosferinin özellikleri öylesine değişti ki, uzmanlar bu değişiklikleri açıklayabilmek için artık uluslararası düzeyde teoriler kurmak ve araştırmalarda bulunmak zorundadır. Değişikliklerin başlangıç noktasını bulabilmek için yeni parametreler geliştirmek zorunda kaldılar. Hemen hemen tüm ülkelerde iklim değişti. Afet şeklindeki yağmurlar akarsuları taşırdı; göller ve barajlar sular altında kaldı. Bu değişiklik aynı zamanda Dünyayı soğuttu, sıcaklık kontrol edilemeyecek şekilde iniş çıkış göstermeye başladı. İşte dünyanın ısısıyla ilgili bu iklim değişikliğinin nedenini görüyorsunuz. Kuşak, soğudukça keskinleşiyor; güneş ışığı bu gazlara işledikçe yoğunlaşıyorlar. Dünyayı saran bu kuşağa dikkatle bakın. Bu kuşağı oluşturan nedenlerden biri nükleer denemelerdir. Bu denemeler, güneş ışınlarına karşı koruyucu bir kalkan oluşturan ozon tabakasını etkisiz hale getirdiler. Bunun sonucu olarak, atmosferde büyük oranda bir iyonlaşma eksiği belirdi. Bu da gaz moleküllerinin ultraviyole ışınları tarafından aktifleştirilmesine neden oluyor. Kasırgalar ve siklonlar bu şekilde oluşuyor. Sıksık yağmayan yerelerde bile, kar yağışı hem küçük hem de büyük şehirleri vuruyor. Dünyanızda çok belirgin iklim değişiklikleri artarak devam edecek. Bunun sonucu olarak büyük bir olasılıkla, çorak yerler değişecek ve bu bölgelerde yeni bir bitki örtüsü oluşacak. Başka bir sonuç da; güneş ışınlarının artık yeryüzüne doğrudan düştükleri için, kuzey ve güney kutuplarında yoğunlaşarak, buzulların erimesine neden olmaları. Bu da sel baskınlarını tetikleyecektir. Aşağıya bakın, şimdi üzerinden geçmekte olduğumuz Sibirya’nın Kansk kenti, geçmiş yıllarda ve yılın bu aylarında termometre –60 derece C gösterirdi; şimdi ise sadece –40 derece C gösteriyor. Görüyorsunuz, burada da besbelli ki iklim değişmeye başlamış. Önceleri buzlarla kaplı yörelerde şimdi, bitki örtüsü belirmeye başlıyor. Dünyada havada ve sularda değişiklik oluşturan güneş ışınları, bitki örtüsünü (ve hatta hayvanları bile) değişime uğratıyor. Bunun ardından da doğal afetler kaçınılmaz oluyor. Organizmaların molekülleri uyarılıyor ve bu organizmalar olayların daha sıklıkla oluştuğu ortamlara yöneliyorlar. Güneş ışınları bir enerji türüdür; hem de eğer ozon tarafından sağlanan doğal süzme olmazsa, her tip molekül üzerinde doğrudan etkili olabilen bir enerjidir o… Bu ışınların bir özelliği de, büyüme hızını arttırıcı etkiye sahib olmaları: Sinekler, arılar ve böceklerin çoğu organik değişim ve dönüşüm süreci içinde bulunuyor. Dünya beşeri de benzer bir değişimden geçiyor; bu değişim, organik olduğu kadar ruhsal da..!

P: Az önce, ‘kırıcı’dan geçirerek izlediğimiz (atmosferdeki o) kuşak, biz dünyalılar için bir tehlike oluşturuyor mu?
L: Evet, genellikle; bu kuşağın bileşim maddeleri katı minerallerdir. Bunlar, füzyon yapan gazlardan oluşurlar. Bu gazlar, zamanla ilk şekillerine dönüşmek ister ve kristalleşirler. Ancak, eski hallerine dönemeyip, başka metallerle alaşım oluşturmalarına bağlı olarak, tamamen farklı yeni gazlara dönüşürler. Böylece de, bir metale bir başkasının eklenmesiyle kuşak giderek yoğunlaşmaktadır. Bu gidişle, yoğunluğu arttıkça, çekim gücü de artacaktır. İşte bu gidişle, güneş ışınlarını süzmek bir yana, onları daha da yoğunlaştırmaktadır. Dünyada nükleer denemeler hemen durdurulmaz ve sürerse, gezegeni çeviren bu ‘çember’ çok geçmeden kapanacaktır; o, zaten şimdiden bitkilerinizi kirletiyor, dünyalıların (hayvanlar da dahil) metabolizmanızı hızlandırıyor…

P: Bu kuşak (ya da çember) dünyanın bir nükleer yan ürünü mü?
L: Evet, ayrıca; nükleer artıklara ek olarak, öteki bozulma ürünleri olan başka organik artıklar da var! Örneğin, şehirlerdeki hava kirliliği gibi. Unutmayın ki gazlar, ısıtıldıkça yükselir. Dünyalılar nükleer denemeleri durdursalar bile, bu kuşağın tamamıyla dağılıp yok olması 40-60 yıllık bir süre gerektirir. Benzer şekilde, en eski uydularınız bile, ancak 2070’li yıllardan sonra tehlikesiz hale getirilebilecektir.
P: Siz olsanız, bu sorunu nasıl çözerdiniz?
L: Bizim, uzaydaki artıkları toplamak için çok duyarlı bir sistemimiz bulunmaktadır. Bu, sürekli yapılması gereken bir temizliktir. Öyle yapılmazsa, tepemizde muazzam miktarda artıklar birikir. Biz bu gibi kirlilik yapan birikimlere meydan vermeden, yokederiz onları. Dünyalılar bunu şimdiye kadar yapamadıkları için, gezegenin çevresindeki kuşak, her türden cismi kendisine çeken (ve bu nedenle de giderek büyümekte olan) bir mıknatısa dönüşmüştür. Bu birikintiler gaz da olabilir, organik maddeler de, hatta mineraller de…Bir zaman sonra, bunların ortadan kaldırılması olanaksız hale gelecek. Ancak, güçlü bir etki giderici ile, tehlike olasılığını en aza indirgeyebilirsiniz.

Karşılaşmalarının birinde, LYA; Profesöre, “Kendi kendini yok eden büyük bir ırktan geliyorsunuz.” demiş ve uzayın derinliklerinde bir noktayı parmağıyla işaret ederek, açıklamalarını (özetle) şöyle sürdürmüştü: Atalarınız, çok zaman önce, yine bu galaksi içinde bulunan çok örnekli bir dünyada yaşarlardı. Bu insanlar hemen hemen kusursuzdu: Spiritüel olarak üstün, ruhsal olarak ise sakin, spiritüel değerlere yatkın ve soyluydular. O zamanlar atalarınızın bilim adamları sınırsız bilgiye sahipti ve Evrenin sırlarının bir bölümünü çözmüş durumdaydılar. Ama bir zaman sonra, kendini beğenmişlik ve güç kazanma isteğiyle, Evren’i zaptetmeye heveslendiler; çevrelerinde bulunan komşu kolonilerden üstün olmak istiyorlardı. ‘Sen-ben çatışması’na girince, herşey güçleşti ve böylece düşüş başlamış oldu. Bu şekilde ortaya çıkan sürtüşme ve çatışmalarda kullanılan silahlar insan ırkına büyük zararlar verdi: Sağ kalanların çocuklarında akıl bozuklukları başgösterdi, bedensel ve ruhsal dengeleri bozuldu, hatta DNA’larının önemli ölçüde mutasyona uğradığı anlaşıldı. Atalarınızdan oluşan o ırk; bulundukları yerde kalarak, o zararlı radyoaktif ışınlara hedef olmayı sürdürselerdi, birkaç kuşak sonra tamamen yok olacaklardı. Ölümlerin de giderek hızlanması üzerine, kendilerinden üstün bir uygarlığın yardımını kabul etmeye karar verdiler. Başlarına gelen bu evrensel ya da kozmik felaketten sonra da, sahib oldukları sonsuz hırs, güçlü olma arzusu ve bunlara benzer ilkel duygular onların zihinlerinin derinliklerinde bir yerlerde çakılı kalmıştı. İşte çok çok eski atalarınız, böyle bir geçmişleri ve DNA’larının uğradığı olumsuz değişiklik yüzünden; sınırlı bir düşünme yeteneğine sahiptiler. Örneğin, bu nedenden dolayı; şimdiki dünyanızda atom enerjisini keşfettiğinizde, atomun sadece yokedici gücünü görebildiniz, yaşamın kaynağını değil. Çünkü, tedavi edilmeyen yoketme hastalığı size atalarınızdan miras kaldı.

P: O üstün varlıklar, dejenere olmuş bir ırkı niçin kurtarmayı önerdiler.
L: Evrendeki tüm ırkların bildiği ve de uymak zorunda oldukları bir yasadır bu. Bu yasanın ve kavramın esası yaşama ve evrensel notalara uyarak titreşme hakkıdır. Bu nedenle o zamanki atalarınıza yardım elimizi uzattık. Gereksinenlere yardım etmekten kaçınırsak, kendi uygarlığımızı küçük düşürürüz. Bu tutum, bir bilgi uygulamasıdır. Tüm ırkların müşterek mirası bilgidir; sürprizlerle dolu bir kutuda yaşarmış gibi, hergün büyüleyici ve yeni birşey keşfetmektir, sonsuza dek… İşte bu cümleden olmak üzere, varlığınızın başlangıcında maruz kaldığınız kimyasal değişikliklerin araştırılması sürüyor. Bu araştırmaların amacı, şiddete olan eğiliminizin nedenini bulmak. Dünya insanı içindeki canavarı, atalarından kalıtımla alıyor ve ölüm de ona bir engel oluşturmuyor. Bu canavarın, dünyalıların varlığında öylesine güçlü bir yeri var ki; haset, kıskançlık ve nefret de ondan doğuyor. Bizler bu konuda sizlere ne kadar yardım etsek de, çocuklarınız bu kalıtımsal kusurla doğuyor. Irkınızın, varolmaya karşı olan korkunç isteği, onu korkuları ile savaşmaya itiyor. Dünya insanı, DNA’sının uğradığı zararı ortadan kaldıracak ve ona eski kusursuzluğunu geri verebilecek ‘panzehiri’ buluncaya dek, neslini sürdürmeye çalışacaktır. Aksi taktirde, ister kabul edin ister etmeyin; dünya insanı, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir ırktır.

P: Dünyayı kurtarmaya gelecekler mi?
L: Evet, üstün uygarlıkların en büyük sorumluluğu böyle ırkları kurtarmaktır. Eğer yapınızdaki bazı şeyler, geri döndürülmesine olanak bulunmayacak şekilde mutasyona uğramamışsa, iyileşebilmeniz daha kolay olacaktır. Eğer başarabilirseniz, yeniden yeşil tarlalarda ve mavi gökler altında, sadece biriniz değil hepiniz kurtulur ve ışığa kavuştuğunuzu görebilirsiniz.

Prof. Hernandez’le olan başka bir görüşmesinde LYA; dünyanın da içinde bulunduğu güneş sisteminde çok eski zamanlarda vukubulmuş bir çarpışmadan söz açarak şunları söylemişti: “Sizin güneş sisteminizde bulunan tüm gezegenlerin katıldığı bir çarpışma… Bunun üzerine, gezegenleri tekrar eski yerlerine döndürmeyi amaçlayan, hem çok duyarlı, hem de çok büyük boyutta bir operasyon başlatıldı. Gezegenlerin bazılarının etrafı çevrildi ve enerji enjekte edildi. Bazı gezegenlerin yörüngelerinde tek bir uydusu vardı. Dünyanızın ise, başlangıçta hiç uygusu yoktu. Bu çarpışmanın sonunda, sistem bir gün hareketsiz kaldı, bunun sonucunda tüm gezegen ispazmozlarla titremeye başladı, kutuplardaki manyetik alanlar sürekli olarak değişikliğe uğradılar.
Dünya kendini dağıtıyordu; yörüngesini değiştirerek, daha yoğun bir yörüngeye geçti. O zamana kadar büyük bir kütle oluşturan karalar parçalanarak kıtaları ve adaları oluşturdu. Bazı karalar, bir daha görünmemek üzere sulara gömüldü. Gezegen, üzerinde yaşam bulunmasına olanak vermeyecek kadar karmaşık bir hal aldı. Gezegen, enerjisinin büyük bir kısmını, belirsiz yörüngesine doğru boşaltıyordu ki bu enerji türleri yaşam için tehlikeliydi. Tüm bunlar olup biterken, üstün ırklar dünyanın durumunu son derece dikkatli bir şekilde izliyorlar ve onu yeniden canlandırmanın yollarını arıyorlardı. O sıralarda yapılan gezegenlerarası bir toplantıda, sistemin başka çarpışmalara da sahne olabileceği; hatta bunların, sizin şimdi Pleiades dediğiniz bölgeye kadar sıçrayabileceği ortaya çıktı. Önce, enerji yoğunlaştırıcı projektörler aracılığıyla, çok yavaş ve dikkatli bir şekilde yörünge düzeltildi. Eğer bu işlem, belli bir hızın üstünde yapılsaydı; gezegen, içten ve dıştan enerji şokuna uğrayacaktı. Bunu farkettikleri zaman, yörüngede düzeltici işlevi görecek bir uydu bulunmasının uygun olacağını düşündüler. Böylece AY, o konuma getirildi. İlerlemiş bir uygarlık için bunu başarmak zor değildir. O sıralarda, henüz gelişmekte olan benimki gibi uygarlıklar için ise çok şaşırtıcıydı. Bu operasyonu başaran o zamanların üstün uygarlıkları, henüz kendi düzeylerine erişmemiş bulunan başka gezegenlerdeki toplumların da, gerektiğinde kendilerini yardıma çağırabileceklerini bilmeleri için, hepsinin çok önemsediği bir anlaşma gereğince, yapılan operasyonun tüm aşamalarını ve prosedürlerini Evrensel Arşivler’e kaydettiler. Sizin bilim adamlarınız Phobos ve Deimos uydularının farklı enerji yaydıklarını keşfedecekler. Bu farklı enerjinin nedeni; solar kıyametten önce, belli bir noktaya doğru hareket ederken, karşılaştıkları darbe yüzünden şimdi, tam karşıtı bir noktaya doğru hareket etmeleridir. O noktadaki hareketi düzeltememişlerdi ama, aynı dengeyi koruyabilmek için, Mars’ın çevresine iki yeni uydu koyarak yörüngenin şaşmazlığını sağlayabildiler.

P: Yani, şimdi siz bana; bazı uyduların ve AY’ın yapay olduklarını mı söylüyorsunuz?
L: Sadece bazı uydular değil, bazı yıldız kümeleri bile tam anlamıyla yapaydır. Örneğin, sönmesi halinde, kendisinden ısı alan iki gezegendeki yaşamı sona erdirebilecek bir yıldızı, yeniden canlandırmayı başardılar. O yıldız, çok uzun süreden beri olmasa da, bazı türlerin yaşamlarını südürmelerine yeterliydi ve bu yüzden de gözden çıkarılamazdı. Bu bağlamda yapılan hesaplamalar ve büyük miktarda enerji toplayıp, sisteme verilmesi, size olanaksız görünen yöntemlerle yapıldı. En ileri teknolojiyle toplanarak yoğunlaştırılan bir desimetreküplük bir enerji miktarının; örneğin, sizin güneşinize verilmesi halinde, daha yüzmilyonlarca yıl işlev görmesini sağlayacağını söylesem, bu sizi şaşırtır herhalde.
P: Bu mümkün mü?

L: Oksijen de çok yoğun bir duruma geçirilebilir. Öyleki, oksijen kıtlığı çekilen bir gezegende, şöyle bir uygulama yapılabilir: Katı titanyumdan saydam kubbeler yapılır, bunlara kristalleşmiş oksijen emdirilir, daha sonra bunlar bir oksijen enjetörüne takılarak kullanılabilir. Bu yöntemle, gezegenin belli bir yerinde yeterli miktarda oksijen depolanabilir. Üstün uygarlıklar bilim alanında o kadar ileridir ki, bizim yaptığımız gibi, kubbelerin altında oksijen depolamaları gerekmez; çünkü, onlar tüm bir gezegeni, neye gereksinim duyuyorlarsa, ona uygun olarak değiştirebilirler. Bunu yapmak için, moleküllerin ana enerjileri hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.
P: Bana bir sır vereceğinizi söylemiştiniz.
L: Evet, doğru; size bir konudan sözedeceğim: Siz bunu ‘elektronik klon yöntemi’ olarak bilirsiniz. Bizim dünyamızda ise buna, ‘kış uykusuna yatmış hücre’ olarak tercüme edilebilecek bir isim veriliyor. Klon yöntemi, yok olmaya yüztutmuş bazı uygarlıkları korumak için düşünülmüştür. Bunun için, önce; yaşayan hücreler ayrılır ve dondurulur. İşte bundan dolayı ‘kış uykusuna yatırmak’ deyimi kullanılır. Uzayda, çeşitli nedenlerle, yeterince çoğalmamış ırklar vardır. Dünyanız da, bir zamanlar, şimdi yok olmuş bulunan bir takım ırkların cennetiydi. O zaman, üstün ırklar bunların bazılarını kurtarmaya karar verdiler. Gezegeniniz, bir parça olsun, yaşamaya uygun koşullara kavuşunca, pek çok dünya dışı varlık buraya sanki aktı. Bunlardan ilk gelenler ‘Nordic Irk’ olmuştu. Bunlar oldukça uzun boylu insanlardı. Ancak, yaşayabilmeleri için, kendilerine en uygun iklim koşulları gerekiyordu. Bazı ırklar için çöl iklimi uygundu, bazıları için ise soğuk iklimler..Böylece; beyazlar, siyahlar, kırmızılar ve sarı ırklar sırayla geldiler.

(devam edecek)

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Popüler

Quis autem vel eum iure reprehenderit qui in ea voluptate velit esse quam nihil molestiae consequatur, vel illum qui dolorem?

Temporibus autem quibusdam et aut officiis debitis aut rerum necessitatibus saepe eveniet.

SiriusUFO | © 2017

To Top